TEVEKKÜL

18 Ocak 2010 Pazartesi


TEVEKKÜL

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذينَ اِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ ايَاتُهُ زَادَتْهُمْ ايمَانًا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

ENFAL/ 2: Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.

اِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذينَ فى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هؤُلَاءِ دينُهُمْ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ فَاِنَّ اللّهَ عَزيزٌ حَكيمٌ

ENFAL/ 49: O sırada münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar, (müslümanlar hakkında) "şu adamları dinleri aldattı" diyorlardı. Oysa her kim Allah'a tevekkül ederse bilsin ki, Allah galiptir, güçlüdür ve hikmet sahibidir.

قُلْ لَنْ يُصيبَنَا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلينَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

TEVBE/ 51: De ki: "Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler."

وَقَالَ يَا بَنِىَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍ وَمَا اُغْنى عَنْكُمْ مِنَ اللّهِ مِنْ شَىْءٍ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

YUSUF/ 67: Ve dedi ki: "Ey yavrularım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah'ın takdirini sizden engelleyemem. Hüküm yalnızca Allah'ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O'na tevekkül etmelidirler."

وَمَا لَنَا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلى مَا اذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

İBRAHİM/ 12: Bize yollarımızı göstermişken neden biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Elbette bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler."

اَلَّذينَ صَبَرُوا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

NAHL/ 42: O Muhacirler, müşriklerin eziyetlerine sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.

اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذينَ امَنُوا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

NAHL/ 99: Şüphesiz ki iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerinde o şeytanın hiçbir nüfuzu yoktur.

وَلَا تُطِعِ الْكَافِرينَ وَالْمُنَافِقينَ وَدَعْ اَذيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ وَكَفى بِاللّهِ وَكيلًا

AHZAB/ 48: Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların ezalarını bırak (aldırma) da Allah'a tevekkül et. Allah vekil olarak hepsine yeter.

HADİS...

* Halid'in oğulları Habbe ve Sev radıyallahu anhüm anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bir şey tamir etmekte iken yanına girdik. O işte kendisine yardım ettik. "Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır" buyurdular."

* Amr İbnu'l-As radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah'a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter."

* İbn-i Abbâs radiya'llahu anhüma'dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Resûlu'llah Salla'llahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Bana bütün ümmetler arzolunup gösterildi: Bir, iki peygamber yanlarında onar, yirmişer, otuzar, kırkar ümmetleriyle berâber önümden geçmeğe başladılar. Bir peygamber de yanında bir ümmeti bile olmaksızın geçti. En sonu uzaktan büyük bir karaltı gösterildi. Bu (kesîf) karaltı nedir? Bu benim ümmetim midir? Diye sordum. Bu, Mûsâ peygamberle kavmidir? Diye cevab verildi, sonra bana ufka bak! Denildi. Bakınca ufku dolduran sevâd-ı a'zamı gördüm. Sonra bana semâ ufuklarının şurasına ve bu tarafına da bak! Denildi. Bir de ne göreyim! Bir sevâd-ı a'zâm baştanbaşa ufku kaplamıştı. Bana: Bu senin ümmetindir. Bunlar yetmiş bin kişi hesâba çekilmeksizin Cennet'e girecektir, denildi.

Resûl-i Ekrem (bu hitâbesinden) sonra (odasına) girdi. Ve (hesâba çekilmeden Cennet'e gireceklerin evsâfı hakkında) mecliste bulunanlara bir şey söylemedi, artık meclistekiler dağıldı. (Ve şöyle münâzara ediyorlardı): Biz, Allah'a îmân ve Resûlü'ne itba' eden kimseleriz. Artık biz, Cennet'e hesapsız gideceğiz, yâhut: O bahtiyarlar evlâdlarımızdır, onlar İslâm câ'miası içinde doğmuşlardır. Biz ise câhiliyyet devrinde doğduk, diyorlardı. Bu münâzara Resûlu'llah'a erişmekle hemen hâne-i saâdetten çıkıp: "Cennet'e hesapsız girecek mü'minler efsun etmiyenler, teşe'üm iylemiyenler, şifânın (Allah'dan olduğuna inanıp) keyden olduğuna inanmıyanlar ve her hususta Allah'a tevekkül edenlerdir" buyurdu. Bunun üzerine 'Ukkâşe İbn-i Mihsen: Yâ Resûla'llah, ben onlardan mıyım? Diye sordu. Resûl-i Ekrem: Evet onlardansın! Buyurdu. Sonra başka birisi ayağa kalkarak: Ben onlardan mıyım? Dedi. Resûl-i Ekrem: bu hususta 'Ukkâşe senden öne geçti! Buyurdu.

* Enes İbn-i Mâlik radiya'llâhu anh'den şöyle rivâyet edilmiştir: Hazret-i Enes demiştir ki: (Bir kere) Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ile Haddâd bir san'atkâr olan Ebû Seyf (Berâ' İbn-i Evs) in evine gitmiştik. Ebû Seyf'in zevcesi Ümm-i Bürde Peygamber'in mahdûmu Hazret-i) İbrâhîm'in murdıası, süt ninesi idi. Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem İbrâhîm'i (kucağına) aldı. İbrâhîm'i öptü, kokladı. Bundan sonra bir kerre daha Ebû Seyf'in evine gittik. (Bu def'a) İbrâhîm can veriyordu. Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'in iki gözü yaş dökmeğe başladı. Bunun üzerine (Abdurrahmân) İbn-i Avf:

- Yâ Resûlullâh! Halk musîbet zamânında sabretmiyebilir, fakat sen de mi? diye taaccüb ve istiğrâb eyledi. Resûlullâh:

- Ey İbn-i Avf! Bu hal, (babanın çocuğuna karşı beslediği) rikkat ve şefkattir. (Yoksa sabır ve tevekküle münâfî bir nevha değildir) duyurdu. Sonra bu göz yaşını bir diğeri ta'kîb eyledi. Bu def'a da Resûl aleyhi's-selâm:

- Göz ağlar ve kalb mahzûn olur. Biz, Rabbimiz'in râzı olacağı sözden başka bir kelime ile izhâr-ı hüzn etmeyiz. Ey İbrâhîm! Biz, senin ayrılığınla pek ziyâde mahzûn ve mükedderiz, buyurdu.

* Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) teheccüt namazı kılmak üzere geceleyin kalkınca şu duayı okurdu: "AIIahım, Rabbimiz! Hamdler sanadır. Sen arz ve semâvatin ve onlarda bulunanIarın kayyumu ve ayakta tutanısın, hamdler yalnızca senin içindir. Sen semâvat ve arzın ve onlarda bulunanların nûrusun, hamdler yalnızca sanadır. Sen haksın, va'din de haktır. Sana kavuşmak haktır, sözün haktır. Cennet haktır, cehennem de haktır. Peygamberler hàktır, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) de haktır. Kıyamet de haktır. AIIahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Hasmına karşı senin (bürhanın) iIe dâva açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum. Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet. Gizli işlediğim, aleni yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet! İlerleten sen, gerileten de sensin. Senden başka ilah yoktur".

* Ümmü Seleme (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselam) evinden çıktığı zaman şu duayı okurdu: "Allah'ın adıyla Allah'a tevekkül ettim. AIIahım! zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız".

* Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Evinden çıkınca kim: "Allah'ın adıyla, Allah'a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah'tandır" derse kendisine: "İşine bak, sana hidâyet verildi, kifâyet edildi ve korundun da" denir, ondan şeytan yüz çevirir".

* Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm cüzzamlı bir kimsenin elinden tuttu ve kendisiyle birlikte elini tabağa koydu, sonra da: "Allah'a güvenerek ve O'na tevekkül ederek ye!" buyurdu."

* Muğire İbnu Şu'be radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim vücudunu dağlatır veya rukye yaptırırsa tevekkülü terketmiş olur."

* İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir. (İhtiyarsız kalbine uğursuzluk vehmi gelip içinde bazı şeylere karşı nefret duyan) hâriç bizden kimsede bu yoktur. Lakin Allah onu tevekkülle giderir."

* Hz. Ömer radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Siz Allah'a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz."

* Ebu Saîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Sûr'un sahibi (İsrafil aleyhisselâm), sûr denen sorusunu ağzına dayamış, yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken ben nasıl tereffühle (dünya nimetlerinden) istifade edebilirim?" buyurmuşlardı. Bu, sanki ashabına çok ağır gelmişti: "Peki biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular. Onlara: "Hasbünallah ve ni'mel-vekil (Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!), Allah'a tevekkül ettik. -belki de "tevekkülümüz Allah'adır!" demişti- deyiniz!" diye emir buyurdular."

* Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Bir adam Resûlullah aleyhissalâtu vesselam'a gelerek: "Hayvanımı bağlayarak mı yoksa serbest bırakarak mı Allah'a tevekkül edeyim?" diye sormuştu. Ona: "Bağla ve tevekkül et!" buyurdu."

PIRLANTA SERİSİ…

Allah’a güven ve itimad ile başlayıp, kalben beşerî güç ve kuvvetten teberri kuşağında sürdürülen ve neticede herşeyi Kudreti Sonsuz’a havale edip vicdânen itimad-ı tâmmeye ulaşma ile sona eren âlem-i emre ait ahvâl veya rûhanî seyrin mebdeine “tevekkül”, iki adım ötesine “teslim”, bir tur ilerisine “tefviz” ve müntehasına da “sika” denir.

Tevekkül; kalbin Allah’a tam itimad ve güveni, hattâ başka güç kaynakları mülâhazasından rahatsızlık duyması ma’nâsına gelir. Bu ölçüde bir güven ve itimad olmazsa, tevekkülden söz edilemez; kalb kapıları ağyara açık kaldığı sürece de hakiki tevekküle ulaşılamaz.

Tevekkül; sebepler dairesinde arızasız esbaba riayet edip, sonra da Kudreti Sonsuz’un üzerimizdeki tasarrufunu intizardır ki, iki adım ötesi, çok Hakk dostu tarafından “gassalin elindeki meyyit” sözüyle ifadelendirilen teslim mertebesidir. Birkaç kadem ötede de herşeyi bütün bütün Allah’a havale edip, yine herşeyi O’ndan bekleme makamı sayılan tefviz gelir. Tevekkül, bir başlangıç, teslim onun neticesi, tefviz de semeresidir. Bu itibarla da, tefviz hem daha geniş hem de müntehilerin haline daha uygundur. Zira onda, insanın, kendi havl ve kuvvetinden teberri etmenin, -ki teslim mertebesidir- ötesinde ".." ufkuna ulaşıp, o kenz-i mahfiyi her an içinde duyması ve kendi güç, kuvvet ve servetine bedel, olan cennet hazinelerinden istimdadı ve onlara istinadı söz konusudur. Diğer bir ma’nâ da bu, vicdanın kendi özündeki nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın ihtarıyla, aczini, fakrını duyup, hisettikten sonra “Tut beni elimden tut ki, edemem sensiz!” diyerek o biricik güç, irade ve meşiet kaynağına yönelmesidir.

Tevekkül; dünyevî olsun, uhrevî olsun, ferdin kendi maslahatlarına Rabbini vekil kabul etmesi ise; tefviz, bu vekaletin arkasındaki asaleti vicdânî bir şuurla itirafın adıdır.

Tevekkül; Cenâb-ı Hakk ve O’nun nezdindekilere bel bağlayıp itimad etme ve O’ndan başkasına kalbin kapılarını bütün bütün kapamak demektir ki; buna, bedenin ubûdiyete, kalbin de rubûbiyete kilitlenmesi de diyebiliriz. Bu mülâhazayı merhum Şihab:

“ -Her işinde sadece ve sadece Allah’a tevekkül ol -ki O’na tevekkül eden asla kaybetmez- Allah’a güven ve O’na itimad içinde bulun ve senin hakkındaki hüküm ve kazasına da sabret; zira O’ndan beklediğin şeyleri, ancak, yine O’nun ihsanı olarak elde edebilirsin” sözleriyle ifade eder. Zannediyorum, Hz. Ömer Efendimiz de, Ebu Musa el-Eş’arî’ye yazdıkları bir mektuplarında: “Eğer kazaya rıza gösterebilirsen, o bütünüyle hayırdır. Buna gücün yetmezse, dişini sık, sabret” söyleriyle bu hususu hatırlatmak istemişlerdi...

Bir başka zaviyeden tevekkül; hemen herkes için Hakk’a itimad ve güvenmenin adı; teslim, kalbî ve ruhî hayata uyanmışların hali; tefviz ise, esbab ve tedbire takılmamanın ünvanı ki, haslar üstü haslara mahsus bir hal veya makamdır. Tefviz semasında seyahat eden Hakk yolcusu, zâhiren tedbir ve sebeplerle meşgul olsa da, bu iştigal sırf esbab dairesinde bulunmanın gereği ve onun memuriyetinden dolayıdır. Öyle yapmayıp da onları doğrudan doğruya nazara alsa semaların üveyki iken arzın sürüm sürüm sürünen haşereleri haline gelir. Menkıbe kitaplarında bu mülâhazayla alâkalı şu hadiseyi zikrederler: Bir Hakk dostu, sebepler ağında tedbir kıskacında yol aldığı esnada hâtiften şu sesi duyar:

“-Vazgeç tedbir kuruntularından; zira tedbirde helâk vardır. İşleri bize havale eyle, çünkü biz sana senden daha evlayız.” Sebepler dağdağasından sıyrılıp, vasıtalara gönlünde yer vermeme ma’nâsına gelen “tedbiri terk eylemek” halkın içinde Hakk’la münasebetlerini sımsıkı tutabilen koçyiğitlere mahsus bir derinliktir.

Sebeplere tevessül ile beraber onlara te’sir-i hakiki vermeme, derecesine göre hem bir tevekkül -herkes için- hem bir teslimiyet -eşyanın perde arkasına uyananlar için-, hem de bir tefviz ve sikadır -huzur erleri için-.. Allah Rasûlü sallallahü aleyhi ve sellem irade ve cehd u gayreti, tefviz u tevekkül ile iç içe ne hoş ifade buyururlar: -Eğer Cenâb-ı Hakk’a layıkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizi, sabah yuvasından aç ayrılıp, akşam tok olarak dönen kuşların beslendiği gibi rızıklandırırdı.” Bu peygamberâne sözden herkes seviyesine göre birşeyler anlar:

1- Avam, bundan Hz. Mevlana’nın hadis iktibaslı:

“ -Evet, tevekkül her ne kadar rehber ise de, sebeplere riayet de Peygamber sünnetidir. Hz. Peygamber (huzuruna girip de: “Devemi bağlayayım mı, yoksa tevekkül mü edeyim?” diyen bedeviye) yüksek sesle, “Devenin dizine ipini vur, öyle tevekkül eyle!” beyanı çizgisinde herkese açık Allah’a itimad ma’nâsına anlar ki: -Tevekkül edecekler başkasına değil, sadece ve sadece Allah’a güvenip dayansınlar” (İbrahim, 14/12) ayeti buna işaret eder.

2- Hayatını kalp ve ruhun yamaçlarında sürdürenler ise bundan, kendi havl ve kuvvetlerinden teberri ile Allah’ın havl ve kuvvetine teslim olup, gassalin elinde meyyit haline gelmeyi anlarlar ki: “ -Gerçek mü’minler iseniz Allah’a itimad-ı tâmme içinde bulunun!” (Mâide, 5/23) fermanı bunu ihtar eder.

3- Fenâfillah ve bekâbillah zirvelerinde dolaşanlara gelince, bunlar Hz. İbrahim gibi ateşe atılırken bile deyip, “Cenâb-ı Hakk’ın benim halimi bilmesi, benim birşey istememe ihtiyaç bırakmamıştır” (Zümer, 39/38) tefvizi veya İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, düşman gölgelerinin mağaranın içine düştüğü ve herkese ürperti veren tehditlerinin Sevr’in duvarlarına çarpıp yankılandığı esnada bile, fevkalâde bir güven ve emniyet içinde: “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40) sözleriyle ifade edilen sikayı anlarlar ki: “ -Kim Allah’a tefviz-i umûr ederse O, ona kâfidir” (Talâk, 65/3) beyanı da bu gerçeği hatırlatır.

Tefviz en yüksek mertebe, sika en âlî makamdır. Bu mertebeyi tutan ve bu makamın hakkını veren, sadece aklıyla, mantığıyla, inançlarıyla değil, bütün zâhir ve bâtın duygularıyla Hakk’ın emir ve iş’arlarında erir ve O’na bir mir’ât-ı mücella olur. Mertebeler üstü bu mertebenin kendine göre bir kısım emareleri de vardır:

1- Tedbiri takdir içinde görüp sükûnet bulmak,
2- İradesini gerçek iradenin gölgesi bilip asla yönelmek,
3- Kahrı, lütfu aynı görüp bütün benliğiyle kazaya rıza göstermek bunlardan bazılarıdır.

TESLİMİYET

Zamana hükmetmek mi istiyorsun? Zamana hükmeden Allah’ın hükmü altına gir!.

Hâdiselerin üzerine çıkmaya mı niyetlendin? Manzar-ı a’lâdan bütün hâdiselere tek nokta gibi bakan Cenab-ı Hakk’ın hükmüne inkıyat et.

Böyle bir teslimiyettir ki, başka hiçbir şekilde ulaşılması mümkün olmayan zirveleri insanın ayağına getirir. Teslimiyet ne şerefli bir pâye ve her şeyi kolaylaştıran ne güzel bir vesiledir!.[1]

SEBEPLERE RİAYET VE TEVEKKÜL

Büyüklerimiz, tevekkülle sebeplere riayeti mezcedip birleştiren çok güzel bir söz söylemişlerdir: “Esbaba tevessül, mani-i tevekkül değildir.” Yani sebeplere tevessül etmek, tevekküle mani bir durum değildir.

Hatta, sebep dairesi içinde yaşayan, sadece tevekküle bakarsa cebrî olur. Sebep dairesi içinde bulunduğumuz sürece, hem cebrî hem de itizalî olmamak için, sebeplere riayet etmek, neticeyi de Allah (cc)’tan beklemek bir esastır. [2]

RİSALE...

İmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imânın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikàtından kurtulabilir. Name=328; HotwordStyle=BookDefault; der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyrân eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder, sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.

Demek, imân tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktizâ eder. Fakat, yanlış anlama! Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nevi duâ-i fiilî telâkkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibârettir.

Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:

Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup, nezâret eder; diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et."

O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhâfaza edeceğim."

Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem, gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divânedir diye seni tard edecek, ya 'Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ ediyor, hapis edilsin' diye emredecektir. Hem, herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannuun ile, kendini halka mudhike yaptın; herkes sana gülüyor" denildikten sonra, o bîçarenin aklı başına geldi, yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh! Allah senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum" dedi.

İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekàvet-i uhreviyeden ve tazyikàt-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.[3]

BIRAK FERYADI

Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,

Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil. Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.

Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.

Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.[4]

KADERE RAZI OLMAK

İ'lem eyyühe'l-aziz! Nefis daima ıstıraplar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor. Halbuki, şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin-fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!

Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şeyin rububiyetine muhabbetle rızâdâde olmalıdır.[5]

TEFSİR…

قُلْ لَنْ يُصيبَنَا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلينَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

Tevbe/51. De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.

… bütün müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. Bütün gücü ve kudreti ancak O'na ait bilsinler, yalnızca O'na bel bağlayıp ve her hususta sadece O'na güvensinler, emrine ve takdirine gönül hoşluğu ile teslimiyet gösterip gereğince kulluk görevlerini yerine getirmeye özen göstersinler. Allah'a ne kadar tevekkül edilir, güven duyulursa, iyi bilinmelidir ki O, daha da fazlasına layıktır. Ve O'ndan başka tevekkül edilecek, bel bağlanacak, gücüne sığınılacak hiç bir merci yoktur.

Çünkü O "Yüce Allah'ın güç ve kuvvetinden başka güç ve kuvvet yoktur." Kâfirler bunu bilmedikleri için, onlar açısından en çok bel bağlanacak kuvvet nefistir sanırlar ve "işimizi avucumuza aldık" diye böbürlenirler. Ve böylece her biri bir amir olmak, uluhiyetten bir hisse almak isterler. Bu şirk ve münazaa ile dünyada şikak ve nifak saçar dururlar. Halbuki azıcık aklı olan bir kimse anlar ki, hakka dayanmayan fani bir nefsin, kendi kendine itimada layık olan elinde hiçbir şeyi yoktur. Onun güvendiği her şey birer seraptan farksızdır.

Bundan dolayıdır ki, kâfir ne kadar kendine güvenirse güvensin, kesinlikle bir gün gelir, olayların akışı karşısında güvenmiş olduğu noktaların hepsini kaybeder. Fakat hiç bir şeye değil, ancak Allah'a itimat eden hakiki mümin, ölümden bile sarsılmayarak kamil bir imanla Rabb'inin yüce katına gider.

Fakat şunu unutmamak gerekir ki, tevekkül demek, görevin ifasını Allah'a havale etmek demek değildir, emri ve kararı Allah'a bırakmaktır. Allah'ın emrini canla başla yerine getirmeye çalışmaktır. Kısacası tevekkül "tefviz-i vazife değil, tefviz-i emrdir." Birçokları bu konuda gaflete düşerek, tevekkülü, vazifeyi terk etmek sanırlar. Yani kulluk görevlerinin yerine getirilmesini Allah'a havale edip, emir ve komuta mercii olarak kendi kendilerini görmek isterler. Sanki kul vazifesiz oturacakmış, namaz, oruç, zekat, cihad ilh... gibi görevleri Allah Teâlâ ona emredip yaptırmayacakmış da onun yerine Allah (haşa) yapacakmış gibi batıl bir zihniyet taşırlar. İsrailoğulları'nın vaktiyle Hz. Musa'ya "Git, sen ve Rabbin ikiniz savaşınız, işte biz burada oturup duracağız." (Maide, 5/24) dedikleri gibi, demek isterler. Bu ise Allah'a tevekkül ve itimad değil, O'nun emrine güvensizliktir, tevekkülsüzlüktür ve Allah korusun küfürdür. "Allah hakkında o çok yanıltıcı (şeytan) sizi yanılgıya düşürmesin." (Lokman 31/33) âyetinde de uyarıldığı gibi, bu olsa olsa şeytan yanıltmasıdır. İyi bilinmelidir ki, tevekkülün belirtisi emre gönül vermek ile vazife sevgisidir…[6]

HER ŞEY SEN’DEN

Her şey Sen’den, Sen ganîsin,

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Hem evvelsin hem âhirsin,

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Bulduğumu Sen’de buldum,

Bâtıl şeylerden kurtuldum;

Gelip kapında kul oldum;

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Ayân ışığın her yerde,

Gözsüzlere eşyâ perde;

Huzûrun dermân her derde,

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Dünyâlar Sen’inle Cennet,

Nimet Sen’den kime minnet?

Gel kuluna merhamet et!

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Gönüllere hayat îman,

İnananlarda itminân;

Gâfillerin hali yaman,

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Işığınla aydın heryan,

Şaşkınlar arıyor bürhan,

Tecellin her yerde ayân,

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Âlem kitab eşyâ ap-ak

Otlar ağaçlar ve toprak,

Sen’i söyler yaprak yaprak,

Rabb’im Sana döndüm yüzüm!

Ârif gönlün bağlayarak;

Aşık herdem ağlayarak,

Kulun bağrın dağlayarak,

Rabb'im Sana döndüm yüzüm![7]

NÜKTELER…

İmam Fahruddin Râzî der ki: "Tevekkül bazı cahillerin zannettiği gibi, insanın kendini ihmal etmesi demek değildir. Böyle olsaydı müşavere emri, tevekküle engel olurdu. Tevekkül insanın zahirî (görünür) sebeplere uyması ve fakat kalbini onlara bağlamayıp Hak Teâlâ'nın, korumasına dayanması demektir...":[8]

SEBEBLERE TEŞEBBÜS VE TEVEKKÜL

Gemimizi mükemmel olarak yaptıktan sonra okyanusu aşarak sahile vardığımız taktirde bunu Allah’ın (c.c.) bir lütfu bilecek ve O’na hamd ve şükredeceğiz. Zira, o dağ gibi dalgalara ve muhtemel fırtınalara geminin mükemmeliyeti, kaptanın ustalığı karşı koyamaz.

Gemimizi mükemmel yapmak, sebeplere teşebbüse misaldir. Bu teşebbüsü yaptıktan sonra sahile selametle çıkmaktan ibaret olan neticeyi, sırf gemiye bağlayarak, Allah’ın (c.c.) lütfundan beklemek de tevekkülün ta kendisidir.[9]

ALLAH İLE BULUNDUĞUN HALDE

Ebu Musa Deluli der ki, Abdurrahman bin Yahya’ya tevekkülden sordum. Buyurdu ki: “elini sonuna kadar ejderhanın ağzına soksan, Allah ile bulunduğun halde hiçbir şeyden korkma”

Ebu Musa der: “tevekkülden sormak için Bayezid-i Bistami’nin (k.s.) evine gidip, kapısını çaldığımda:

-Ey Musa, sana Abdurrahman bin Yahya’nın verdiği cevap kafi gelmedi mi ki, tekrar bana sormak istiyorsun” dedi.

Efendim kapıyı açınız dedim. “beni ziyarete gelseydin, elbette sana kapıyı açardım, cevabı kapıdan al git ki, eğer yataktaki yılan seni ısırmak isterse, Allahu Teala ile olduğun halde hiçbir şeyden korkma” dedi. Ben de tekrardan Abdurrahman bin Yahya’nın yanında kalmak için geri döndüm…[10]

ALLAH’A EMANET EDİLEN YÜK

İbni Tavus Yemani babası Tavus’dan (rahımehullah) şöyle anlatır: bir gün bir köylü, devesiyle geldi. Devesini çöktürüp bağladı. Sonra başını gökyüzüne kaldırıp “ya Rabbi, şu devemi, üzerindeki yükü ile beraber ben gelinceye kadar sana ısmarladım” deyip gitti.

Sonra Mescid-i Haram’a girdi. Köylü Mescid-i Haram’dan çıkıp devesinin üzerindeki yükü ile alınmış olduğunu görünce , başını yukarı kaldırarak, ya Rabbi, benim bir şeyim çalınmadın, senin bir şeyin çalındı” diye söylendi.

Tâvus der ki, köylü bu halde dururken, sol eliyle deveyi güden, sağ eli kesilip boynuna asılmış olarak Cebal-i Kabis dağının başından aşağı inen bir kimse gördük. O kimse doğru köylünün yanına gelip “işte üzerinde ki yükü ile beraber al deveni” dedi.

O kimseyi halinden sordum. Ebu Kabis dağının başında, boz renkli bir at üzerinde bir kimse karşıma çıkıp, bana “ey hırsız, uzat elini” demesi üzerine, ben de elimi uzattım. Elimi bir taş üzerine koyup, yerde ki bir taşla elimi kırdı ve boynuma astı. Bana “hemen git, hayvanı üstündeki yükü ile beraber o köylüye teslim eyle” dedi.[11]

TEVEKKÜL TANIMLARI

Ebu Türabi- Nahşi (rahımehullah) : tevekkül, kulun bedenini ibadete vermesi, kalbinin rububiyetiyle bağlanması ve Hakk’ın yeterlilik ve vekaleti ile itminanıdır ki, eğer kendisine verilirse şükretmeli, verilmezse sabretmelidir.

Nevevi (rahımehullah) : Tevekkül, tedbirini Allahu Tealanın tedbirinde fani etmen, Allahu Tealanın vekil, müdir ve nasir olduğuna razı olmandır.

Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) Tevekkül, bütün varlığınla Allahu Tealaya dönmek ve ondan başkasından kesilmektir.

İbrahim-i Havas (rahımehullah) : Tevekkül, Allahu Teala’dan başkasından korkmamak ve beklememektir.[12]

GÖKYÜZÜ VE YERYÜZÜ HALKINA KARŞI KORUMA

Yala bin Murre diyor ki:

- Bir defasında Hz. Ali’nin (r.a.) bir kaç yakın dostu ile biraraya gelerek “halifenin evi önünde nöbet tutalım. Çünkü o yiğit bir savaşçı olduğu için kendisine karşı suikast düzenlenebilir.” Dedik ve bu amaçla evinin kapısı önünde nöbet tutmaya başladık.

Bir ara Hz. Ali (r.a.) namaza kalkınca bize “burada ne işiniz var?” diye sordu. Kendisine “Ya emirel müminin, seni korumak istedik. Çünkü yiğit bir savaşçı olduğun için sana suikast düzenleneceğinden çekindik” diye cevap verdik.

Bu cevabımız üzerine bize:

“Beni gök halkına karşı mı, yoksa yeryüzü halkına karşı mı koruyorsunuz?” diye sordu. Bizler kendisine “seni yeryüzü halkına karşı koruyoruz. Gökyüzü halkına karşı nasıl koruyabiliriz ki?” diye cevap verince o şunları söyledi:

“Allah’ın gökyüzünde taktir etmediği hiç bir şey yeryüzünde meydana gelmez. Yeryüzünde yaşayan herkesi korumakla ikişer melek görevlidir. Bu durum o kimsenin kaderi gelinceye kadardır. Kaderi gelince bu melekler onu kaderiyle başbaşa bırakırlar.”[13]

KUŞUN RIZKINI ALLAH VERİRSE

İbrahim ibni Ethem ile Şekik’ül Belhi (Rahmetullahi aleyhim) Mekke’de karşılaşırlar. İbrahim, Şakik’e “seni bu duruma getirmeye sebeb ne oldu” diye sorar. Şakik şöyle cevap verir.

“Günlerden bir gün çöle varmıştım. Kıraç bir yerde yatan, kanatları kırık bir kuş gördüm. Kendi kendime “burada oturayım ve bu kuşun rızkının nereden geldiğini gözetleyim.” Dedim. Kuşun karşısında yere çöktüm. O sırada gagası arasında çekirge taşıyan başka bir kuş geldi. Kırık kanatlı kuşun yanına konarak gagası arasındaki çekirgeyi onun gagasına bıraktı.

Bu durumu görünce içimden “bu kuşu öbürüne vasıta kılan ulu Allah nerede olursa olayım benim rızkımı da sağlamaya kadirdir” diyerek kazanç peşinden koşmaya son verdim ve kendimi tamamen ibadete adadım”

İbrahim Ethem O’na:

-“Peki neden sen o kırık kanatlı kuşa yiyecek taşıyan sağlam kuş olup ta daha yüksek dereceli olmak istemiyorsun? Sen peygamberimizin (s.a.s.) yüksel el (veren elin) alçak elden (alanın eli) daha hayırlıdır” diye buyurduğunu duymadın mı?

Bu cevabı alan Şakik, İbrahim’in elini tutarak öptü ve “Ya Ebu İshak sen bizim üstadımızsın” dedi.[14]

ALLAH'IN EMRİNE TESLİM OLMAK

İyiliğin gelmesini, kötülüğün gitmesini isteme.. Eğer kısmetinde sana gelecek bir nimet varsa; istesen de gelir istemesen de.. Belâ da aynı.. Eğer sana gelecek bir belâ varsa, kaçsan da gelir; dursan da. İstersen o belânın kalkması için duaya sarıl.. İster­sen Allah için kendini bir yere attır; elbette gelecek gelir..

Sana lâzım olan bunların hepsinde Hakka tes­lim olmaktır. Hepsini ona teslim et.. Eğer nimet gelirse şükretmeye başla!.. Belâ da gelirse sabret­meye çalış.. Gizlemeye çalış! Gücün yettiği kadar gidermeye gayret et... Allah'ın sana verdiği mane­vî hâlin kuvvetiyle ve gittiğin yolun icabı olarak bunları yapmak mecburiyetindesin... Öyle bir yol­dasın ki Hakka Teala ve herşeyi hoş görmekle emrolunmuşsun. Ancak böyle refik-i âlâya çıkabilir­sin.. Bu hâle gelince senden evvelkilerin yerine makamına varırsın. Senden evvel padişaha giden­leri ve yaklaşanları orada bulursun. Onun yanında her iyilik yolunu, rahatı, kerameti ve nimeti görür­sün; kavuşursun.

Belâyı bırak gelsin, seni ziyaret etsin.. Yolunu aç.. Kapama. Önünde durma.. Sana gelmesinde ve seni yoklamasından korkma.. Nasıl olsa onun ate­şi cehennemin ateşinden daha şiddetli değildir.

Yaratılmışın hayırlısı yerin yüklendiği, semânın gölgelendirdiği, varlığın gözdesi Efendimiz Muhammed Mustafa (Sallallahü aleyhi vesellem) den şöyle bir Hadis-i Şerif rivayet edilmiştir:

- "Kıyamet günü cehennemin üzerinden geçil­diği zaman cehennem bağıracak; çabuk geç! Ey mümin nurun alevimi söndürdü."

O cehennemin ateşini söndüren nur, ancak dün­yada kazandığın ve beraber götürdüğün iman nu­rudur. O nur, hem isyan eden hem de itaat edende vardır. Ama isyan eden ondan faydalanamaz...

işte dünyadaki belâ ateşini de söndüren bu nur­dur.. Sen de eğer sabreder, Hakka uyarsan mükâ­fatını görürsün... Belânın sana gelmesi seni heye­cana düşürmesin. Yaklaşması seni çekindirmesin. Çünkü belâ seni öldürmek için gelmez, seni tecrü­be etmek için gelir, imanın sıhhatini ölçmek için gelir.. Hakka karşı olan bağlılığım kuvvetlendir­mek ister; senden memnun olur, seni Hakka müj­deler... Allah-ü Teâlâ buyurdu:

- "Biz sizi imtihan ederiz; ta ki içinizde müca­hitleri anlayalım.. Ve işlerinden haberdar olalım.

Hakka karşı imanın doğru olması ve onun işle­rine boyun eğmek muvafakat göstermen yine onun sana bir lütfü ve merhametidir.. Bunu böyle bil ve sonuna kadar sabra devam et!.. Hakka uyar bir Müslüman ol. Artık bu hale bezendikten sonra senden veya başkasından* Allah'ın emirlerini yap­maktan başka birşey bekleme.. Ve yasaklarından kaçınmaktan gayri birşey umma..

Herhangi bir yerde dini emirlere dair bir şey olursa derhal ona koş.. Onları doğru işitmeye ça­lış.. Yerine getirmeye gayret et.. Derhal harekete geç; miskin miskin oturma.. Kadere teslim olup kalma.. Zuhurata uyup durma. Allah'ın emrini ye­rine getirmek için bütün gücünü kuvvetini sarfet. Aciz kalırsan Allah'tan yardım iste.. Ona tazarru et, yalvar.. Acaba:

- "Niçin ibadetten geri kaldım?" De ve sebebini araştır. Belki de buna sebep se­nin lüzumsuz şeyler istemen olmuştur; belki de bazı edebe uymayan hareketler yapmışsındır. İhti­mal ki ibadete gevşek davrandın, gücüne kuvveti­ne güvendin., ve nihayet bilgine güvendin, nefsi ve halkı Allah'a karşı ortak yaptın, netice bunların hepsi senin helakine sebep oldu. Mevlâ da sana bu yüzden rahmet kapılarını kapadı.. Taatmden azlet­ti.. Hizmetinden kovdu.. Yardımını kesti.. İyilik yüzünü senden çevirdi.. Ve nihayet sana kızdı, darıldı; dünyayı, nefsi, şahsî arzularını senin başına .belâ etti,.

İyi bilmelisin ki bu gibi adi işlerle uğraşmak iyi meşguliyet değildir. Bunlarla uğraşmak seni Yaradanım besleyenin rahmetinden uzaklaştırır...

Sakın Mevlâ'ya ibadet etmekten, seni Mevlâ'nın gayri alıkoymasın. Allah'tan başka ne varsa hepsi­ni gayri olarak bil.. Ve bunları Hakka tercih etme.. Çünkü seni onlar değil, Allah yarattı. Sakın kötü­lükleri yaparak nefsine zulmetme. Eğer Yaradanın emirlerini bırakıp başkasıyla uğraşırsan, seni ateşe atar.. Öyle ateş ki onu tutuşturan insanlar ve küfür taşıdır.. Sonra pişman olursun, fakat beyhude. Özür dilersin, kabul olunmaz.. İtap olunmaya razı olursun, fakat yine hiç.. Tekrar iyilik yapmak için dünyaya dönmek istersin; kimse seni göndere­mez..

Özüne acı acı.. Ona merhamet et.. Sana verilen duygularını iman yolunda, iyi işlerde, taat ve iba­det yolunda kullan!. Bunlarla marifet kazan, ilim öğren.. Bu ibadet ve marifet nuru ile karanlıkları aydınlatmaya çalış.. Emri tut.. Yasaklardan kaç.. Hak yolda bu ikisi ile yürü.. Seni ilk önce toprak­tan insan yapan Halik'mı inkâra kalkışma!..

Onun emrinden başka birşey isteme.. Ve onun kötülediği şeylerden başkasını kötü görme..

Dünya ve âhiret için elindekiyle yetin.. Dünya ve âhiret için kötülediğimiz şeyleri kötü olarak bil. Her sevilen, istenen Allah için istenmeli.. Ve her istenilmeyen yine onun için istenmemeli.

Eğer sen, Allah'ın emrinde olursan, bütün can­lılar da senin emrinde olur.. Ve eğer Allah'ın yasak ettiği şeylerden kaçarsan bütün kötülükler de sen­den kaçar.. Nerede bulunursan bulun daima iyilik­le karşılaşırsın...

Allah-ü Teâlâ Hazretleri peygamberlerine gön­derdiği bazı kitaplarda şöyle buyurmuştur:

- "Ey Âdemoğlu Ben öyle Allah'ım ki benden başka ilâh yoktur; bir şeye ol, derim olur, bana ita­at edersen, seni de benim gibi yaparım. Her neye ol desen olur."

Yine buyurmuş:

- "Ey Dünya! Bana ibadet edene sen yardım et.. Sana koşam da yor!.."

Allah'ın yasak ettiği bir şeyi yapmaya karşılaşır­san şöyle ol: Mafsalların birbirinden ayrılmış, duy­gun yok olmuş; kalbin sıkışmış; cesedin ölü, ümit­lerin kırılmış, âdet ve resmiyeti unutmuşsun. Gö­zünde bütün sahra karanlık ve bulunduğun yeri yıkılıyormuş gibi gör.. Bina eskimiş, tavan çökmek üzere; böylece olduğun yerde hissiz, duygusuz kal. Kulağın sağır olsun; sanki öyle yaratılmışsın bil.. Dudakların oynamaz olsun, lisanında lâl'lık olan gibi ol.. Dişlerin bir güçlük karşısında kalmış, dökülüyormuş farzet. Kolların çolak gibi bir şeyi tutamaz olsun... Ayakların çaprazlaşmış; bir yere gidemiyor, yürüyemiyor gibi gör. Kendini cinsî münasebetten âciz bil.. Öyle sanki cinsî şeyle hiç meşgul olmamışsın...

Karnın hiçbir şey yiyemeyecek kadar dolu ol­sun... Yemeğe ihtiyaç duyma.. Aklın bozulmuş ol­sun; kendini mecnuna benzet.. Kabre doğru gidiyormsun gibi düşün!.

Hülâsa olarak şunları söylemek isterim ki Al­lah'ın emirlerini derhal duymaya çalış.. Ve koş!.. Yasaklarına karşı olduğun yerde kal; gitme!. İlâhi kader karşısında cansız ol; yokluğa gömül, fâni ol.

Bu şerbeti hoşlukla iç.. Kendini bununla tedavi et.. Bundan gıda al. Günahın verdiği manevî has­talıklardan bununla kurtulursun. Nefsin illetini ancak böyle temizleyebilirsin.

Bu işler Allah'ın izni ve dilemesiyle olur...[15]

TEVEKKÜL VE DERECELERİ

Seni Allah'ın fazlından ve her işe onun nimetim görerek başlamaktan ne alıkoydu?.. Ancak seni bu hâle koyan, Halikı bırakıp mahlûka güvenmen olmuştur. Yaradanı unuttun; yaptığın kâra güvendin, Mevlâ seni nimetlerini görmekten mahrum etti.

Halk seni Peygamberin çalıştığı gibi çalışıp he­lâl yemekten alıkoyuyor. Sen bu halle kaldıkça, onlardan iyilik bekledikçe, kapılarına gidip ihsan ümit edip dilendikçe.. müşrik sayılırsın.. Allah-ü Teâlâ seni bu hâlinden dolayı helâl yemekten mah­rum eder. Helâl kazançtan, Hakka güvenerek ça­lışmaktan seni geri koyar; azarlar.

Sonra.. Hele bir zaman halkı bırak. Yaptığın bü­yük günahtan dön. Helâl kazan; helâl ye. Yaptığın işlere güvenme; Allah'ın fazlını gör. Allah'ın sana verdiği ihsanı unutma; onun ihsanını unutursan yine şirk yolunu tutmuş olursun. İlki kadar büyük olmaz; ama, yine adı şirktir. Bir gün büyür. Hafi iken, açık ve büyük şirk olur.

Bu hâline de tevbe et; şirkin bu derecesini de kaldır. Kârına, kesbine güven; ama asıl kuvveti ve­reni gör. Bu işleri sana kolaylıkla yaptırana bağlan, seni her hayra muvaffak eder. Çünkü her hayra O götürür; rızık O’nun elindedir...

Sen devam et; yani O'na güven, rızkını O'ndan bil; nasibini çeşitli yollardan sana gönderir.. Bazen seni halka gönderir istetir; ama bu senin için bir iptilâ ya da riyazet nevinden birşey olur. Bu hâlde çok dikkatli olmak lâzım gelir.. Bazen de rızkını sana bir mükâfat olarak vasıtaları göstermeden, onları hakikî sebep göstermeden gönderir. Sen de rahatça O'na dönersin.. O’nun kudreti önünde ta­zimle eğilirsin.. Bu kere perde kalkar; O’nun fazlı­nı görürsün. Mevlâ sana bir doktordan daha çok mizacına uyanı, fazlı ve ihsanı verir.. Bunları yap­makla seni kötü huylardan muhafaza eder; başka­sına meyil etmekten esirger. Nihayet sana verdiği güzel, büyük nimetlerle gönlünü alır.

Kalbinden cümle kötü istek, şehvet, matlup, mahbub.. her ne varsa çıktığı zaman ve sende O'nün arzusundan başka birşey kalmadığı vakit vereceği nimeti çok rahat verir.

Senin için gönderdiği bir rızkı mutlaka sen ala­caksın, başkası el süremez... Çünkü rızkın senden başkasına nasib değildir.. Şehvetini teskin için sana bir ihsan yapar. İhtiyacını onunla giderirsin.. Ve sen bunları sana göndereni bilir, anlarsın. Bunları sana nasib edenin Hak olduğunu anlar, şükür yolunu tu­tarsın... Dolay isiyle irfanın artar, ilmin çoğalır. Allah seni halkın külfetinden uzaklaştırır, ruhunu masivadan temiz tutmaya seni muvaffak eder..

Sonra kalbin nurlanır, hakikî ilimleri anlamaya kabiliyetin artar. Gönül gözün açılır; kalbin nurla­nır. Hakka yakınlığın ilerler; tam o âlemin malı olursun.

O manevî, büyük ilmin sırlarım muhafaza ede­bilecek hâle gelirsen, sana rızık ne zaman ve ne va­kit gelecekse bilirsin... Bu hâl, sana Allah'ın fazlı, keremi olarak verilir. Şanım tazim etmek için bu hale getirilirsin... Netice olarak, bunların hepsi sa­na Allah'ın bir ihsanıdır; hediyesidir. Allah-ü Teâlâ bak bu mânâda neler buyuruyor:

- "Biz onların içinden işlerimizin hakikatine eren imamlar yaptık, sabrettikleri takdirde buna ererler.. Onlar bizim âyetlerimize inanırlar.

- "Yolumuzda gerçekten çalışanlara yollarımızı açarız.."

- "Allah'a karşı ittika sahibi olunuz ki size öğrete.."

Bu hâllere erdikten sonra tekvin sıfatı tecellisi gelir. Açık bir emirle o işi yapmaya başlarsın.. Bu emirde hiçbir şüphe yoktur.. Güneş gibi açık mey­dandadır.. Bu emir sana verilir ki her tartıdan da­ha hoş.. Ve her güzelden daha tatlı.. Bu vazifeyi yapmak için sana gelen ilhamda karışıklık bulun­maz. Bu ilham nefsin kirlerini eritir. Şeytan vesve­sesi bu kapıda yer alamaz... Allah-ü Teâlâ peygam­berlerine gönderdiği bazı kitaplarda şöyle buyur­muştur:

- "Ey Âdemoğlu, ben öyle Allah'ım ki benden başka ilâh yoktur; ancak ben varım. Ben her neye ol; desem, olur. Bana itaat et ki seni de benim gibi kılayım; bir iş için ol; diyesin, ola.

Bu hâller hayret edilecek şeyler değildir. Bunu Peygamberler de çok yapmıştır... Velîlerin de bir kısmında bunlara benzeyen hâller zuhura gelmiş­tir.. Bazen havas tabakasına da bu vergi Hak tara­fından bir ihsan olarak verilmiştir...[16]

İHTİYAR KADININ HASTA DEVESİ

Yaşlı kadının biricik devesi uyuz olmuştu. Ölürse bü­tün işleri altüst olacak, bağına, bahçesine giderken eşya­sını yükleyecek vasıtadan mahrum kalacaktı.

Bunun için günlerce düşünmüş, bir tedbir hatırına gelmemişti. Durmadan dua ediyor, devesini kurtarmasını Allah'tan diliyordu.

Bir gün yine kıra çıkardığı devesinin ot yemeyip, su iç­mediğini, iskelet haline geldiğini görünce üzüntüsü bir kat daha arttı, başladı ağlamaya.

Hem ellerini açmış dua ediyor, hem de durmadan ağlı­yordu.

İşte bu sırada Peygamberimiz, ashabıyla birlikte ora­dan geçmekteydi. Yaşlı kadının ağladığını görünce sordu:

Ey Allah'ın kulu, niçin gözyaşı döküp ağlıyorsun? Kadın titrek sesle cevap verdi:

Niçin olacak, dedi, devem için. Devem benim herşeyim. Ya ölürse halim ne olur? Yakalandığı hastalıktan kurtarması için Rabbime günlerdir el açıp dua ediyorum, fakat bir türlü kabul edilmiyor.

Tebessüm eden Peygamberimiz şöyle cevap verdi:

Kabul olmasını istiyorsan duana biraz da katrankat, katranl..

Kadın düşünmeye başladı. Ne demekti duasına katran katmak?

Nihayet anlar gibi oldu. Bu defa gidip komşulardan katran bulan kadın, uyuz devesine önce iyice bir katran sürdü. Bundan sonra da ellerini açıp duaya başladı.

Katranla uyuz sivücelerindeki mikroplar tümüyle öl­müş, böylece deve uyuzdan kurtulmuştu.

Bundan sonra anlaşıldı ki, bir hastalığın iyi olması için sadece el açıp dua etmek yeterli değildir. Ayrıca ilâcını da ihmal etmemek şarttır. Peygamberimiz kadına bunu söylemek istemiş, mes'eleyi anlayan kadın da tav­siye edileni tatbik ederek devesini kurtarmıştı.[17]

MÜTEVEKKİL ADAM

Yaylada herkes tanırdı onu. Ne mütevekkil adam der­lerdi. Başına gelen hiç bir şeye üzülmez, daima "Vardır bir hikmeti" deyip geçerdi. O sene yaylada hemen herke­sin malı, davan hastalıklardan uzak şekilde otlarken, mütevekkil adamın aniden eşeği oluvermişti. Halbuki eşeği onun her şeyi demekti. Gideceği yere ona binerek gider, eşyasını ona yükleyerek göçerdi. Fakat adı üstün­de mütevekkil adamdı. Komşuları kadar bile üzülmedi. Her zamanki gibi,

Bunda da bir hikmet vardır, deyip geçti. Aradan çok geçmedi. Bu defa da evinin kapısından hiç ayrılma­yan köpeği oluverdi. Komşuları yine üzülürken, o, her zamanki mütevekkil haliyle:

Bunda da bir hayır vardır, deyip geçti.

Ziyan bununla kalmadı. Bir başka gün de, kendisini sabah namazına kaldıran horozu oluverdi. Komşuları, bunda bir uğursuzluk vardır, diyerek üzüntülerini ifâde ederken, mütevekkil yaşlı zat:

Hayır! Bunda bir hikmet vardır, boşuna üzülüyor­sunuz, diyor, üzerinde durmuyordu.

Yaşlı zat, hayatta çok şeyler görüp geçirmişti. Böyle peşpeşe gelen musibet görünüşlü hâdiselerin arkasında rahmet görünüşlü tecellilerin bulunduğuna pek çok kere şahit olmuştu. Onun için üzülmüyor, kendisini teselli edenlere de:

Mülk Allah'ındır. Biz de bu mülkün işçileri gibiyiz. Mülk sahibi dilediği şekilde tasarruf eder, karşılığını veri­yordu.

Bir gece, eşkıyalar toplanıp yayladaki evlere baskın düzenlediler. Pür silâh hücuma geçen soyguncular, önce çevreyi dinliyorlar, nerede bir eşek anırması yahut köpek havlaması, yahut da horoz Ötmesi duyarlarsa hemen oraya doğru yürüyüp evi kolayca buluyor, soyup soğana çeviriyorlardı.

Gecenin karanlığında dolaştıkları yaylada, soyulma­dık ev bırakmamışlardı. Ancak mütevekkil adamın evi, bu soygundan müstesna kalmıştı.

Sabah namazım kıldıktan sonra komşulardaki panik ve bağrışmaları duyan mütevekkil adam, onların soyulup soğana çevrildiğini anladı, eşkiya, kendi evini keşfedeme­mişti. Zira eşeği öldüğünden, anırıp da haber vereme­mişti. Köpeği öldüğünden havlayıp da sesini duyurama­mıştı. Horozu öldüğünden ötüp de işaret verememişti. Böylece bunların yokluğu, evin soyulmaktan kurtuluşu­na sebeb olmuş, eşkıya böyle bir evin varlığından haber­dar bile olmamıştı.

Komşuları başlarına gelenlerden şaşkınlıklarını ifâde ederken, mütevekkil adam yine sakin ve suskun cevap veriyordu:

Hayatta hiçbir muvaffakiyet sizi olduğundan fazla sevindirmesin, hiçbir ziyan da olduğundan fazla üzme­sin. Tevekkülü her iki halde de unutmayın. Bunların hepsi de geçici şeylerdir. Hayatta ne cereyan ediyorsa hikmetli ve ibretli cereyan eder, tesadüf ve manasızlık yoktur. Siz buna karşı önce kul plânında tedbirinizi alın, sonra da tevekkül dağına yaslanıp rahat edin.[18]

İYİ ADAM KÖTÜLER LİSTESİNDEN NASIL KURTULDU?

Geceleri sabahlara kadar namaz kılıp gündüzleri de akşama kadar oruç tutan bir zat varmış. Herkes onun bu hâlini ibretle seyreder, hayretle yâd edermiş.

Hattâ gökte melekler bile bu iyi insanın durumuna gıpta ile bakmaya başlamışlar. Bir gün Cebrail Aleyhisselâm demiş ki:

Yâ Rab, ben bu iyi kulunu ziyaret edip sohbetinde bulunmak istiyorum, bana izin ver.

Rabbimizden cevap gelmiş:

Sen o kulumu ziyaret et, ama iyi kulların listesine bir bak da ondan sonra ziyaretine git.

Cebrail Aleyhisselâm, iyi kullar listesine bir bakmış, bir türlü o zâtın adını bulamamış. Bir de kötü kullar lis­tesine bakmış ki, adı listenin baş tarafında yazılı. Buna çok üzülen Cebrail Aleyhisselâm, ziyarete vannca duru­mu aynen anlatmış:

Sen, demiş, bunca ibâdet ve kulluğuna rağmen kö­tü insanlar listesinde yazılısın. Yazık olmuş bunca gayre­tine. Adam boynunu bükmüş, omuzlarım silkmiş:

Ben demiş, ona karışmam. Orasını Rabbim bilir. İsterse beni iyi kullar listesine yazar, isterse kötü kullar defterine. Ben O'nun hükmüne teslim olmuşum.

İslâm'ın bir mânâsı da teslim olmak değil midir?

Bu sözlerden sonra, yine abdestini almış, namazına başlamış, eskisi gibi ibadetine devam etmiş.

Durumu hayretle seyreden Cebrail Aleyhisselâm dö­nüp Rabbimize sormuş:

Yâ Rab, bu ne hâldir? Kötü kullar listesinde yaz­mana rağmen, o yine ibâdetine devam ediyor,

Rabbimizden bir hitap gelmiş:

Yâ Cebrail, bir de şimdi bak sen o listeye. Cebrail Aleyhisselâm bir de bakmış ki, ne görsün. Bu

defa da iyi kullar listesinin baş kısmında yazılı. Demiş ki:

Yâ Rabbi, elbette böyle çok ibâdet eden bir kulu­nun lâyık olduğu yer burasıdır. Bu zatın İbâdeti bunu gerektirirdi.

Rabbimizden şöyle hitap gelmiş:

Onu kötü kullar listesinin başından alıp iyi kullar listesinin başına yazdışımın sebebi, ibâdeti değil, çok teslimiyetidir. Sen ona kötü kullar listesindesin dediğin halde o teslimiyetini hiç bozmadı, "Onu Rabbim bilir," deyip yine ibâdetine devam etti. Onun bu derece benim takdirime teslim oluşu, benim rızamı kazanmasına kâfi geldi. Kötü kullar listesinden alıp iyi kullar listesinin baş kısmına yazdırdım.

Rabbimiz bundan sonra şöyle hitap etmiş:

Yâ Cebrail, benim rızamı kazanmak isteyen kullar, benim takdirime teslim olsunlar. Onlar takdirime razı ol­dukları nisbette, ben de onlardan razı olur, haklarında hayırlar yazarım...[19]

SADECE AT

Adamın birisinin çok güzel bir atı varmış. Günün bi­rinde atın güzelliğini padişaha söylemiş:

- Şanınıza lâyık, demişler.

Padişah görmüş, gerçekten de çok beğenmiş. Satın al­mak istemiş. Adama padişahın atına talip olduğunu söylemişler. Pek yanaşmamış adarn... Padişah değerinin çok üzerinde fiyatlar, hediyeler teklif etmiş. Düşünmüş köylü....

- Bu at, demiş, yıllardır yanımda... Elime doğdu, elim­de büyüdü... Huyunu, suyunu bilirim, o da beni bilir. O sadece bir at değil, can yoldaşı benim İçin... Neme gerek padişahın altınları, hediyeleri... Onu bunlarla degişemem...Padişaha atını satamayacağını bildirmiş.

Aradan günler geçmiş ve bir gün at kaybolmuş. He­men birileri yanına gelmiş:

-Bak, demişler, gördün mü? Hem atın gitti, hem al­tınları ve hediyeleri alamadın, hem zenginliğe ve rahat bir hayata kavuşamadın, hem padişahın dileğini yerine getirmemiş oldun, hem bütünüyle yalnız kaldın...

- Durun, demiş adam, durun! Şu anda sadece atım kayboldu.

Birkaç gün sonra atı çıkıp gelmiş.

İnsana musibet anında akı! veren, itham eder gibi konu­şan, içini döken çok olur. insan o türlü sözlere kulak verir­se evhamlar kalbe işler, hakikat gibi zarar verir. Bu hal mu­sibeti ziyade l eştirir, artırır.

İnsan sabır kuvvetini o anda yaşadığı şey için kullanma­lı, sağa sola dağılmamalı, hadiselere tevekkülle yaklaşma­lıdır. Öyle olursa neticesi hayırlı, zararsız ve sevinçli olacak veya en az zararla ati atılacaktır. İnançla ve sabırla mukabele kaybı öteler için sermayeye çevirir, insanı kârlı çıkarır.[20]

REZZAK'A GÜVEN

Zahidin biri, "Herkesin rızkı Allah'tan (c.c.) gelir" ha­disinin mânâsını bizzat yaşayarak anlamak istiyordu. Ba­şını alıp çöllere çıktı, bir kenarda yatıp uyudu.

Aradan bir müddet geçti. Çölde yolunu kaybeden bir kervan adamın yattığı yerin yakınında konakladı. Zahidi gördüler. Birisi:

- Bu adam niçin böyle ıssız bir yerde yatıyor, kurttan, düşmandan korkmuyor mu? Yoksa ölrnüş mü? dedi.

Yanına gittiler. Zahit hiç sesini çıkarmıyor, ne olacak diye hareketsiz bekliyordu. Kervandakiler bunu görünce:

- Bu zavallı açlıktan ölmek üzere, dediler.

Yemek getirdiler. Zahit dişlerim sıktı. Adamlar bıçak getirip dişlerinin arasına .soktu, zorla ağzını açtı ve çor­bayı içirdiler.

Vehih b. Verrj'e, "Rızık için hiç endişelendiğiniz oldu mu?" dediler. "Bütün yerin kalay olduğunu görsem, gökle­rin de bakır olduğunu anlasam, rızkımdan endişe etmem. Eğer endişeye kapılırsam, Allah'ın (c.c.) bütün mahlukların rızkına kefil olduğuna inanmamış olurum!" dedi.

Bu tembelliği tavsiye değildir. Bu Allah'a iman ve Onun, misafirlerinin ihtiyacını göreceğine duyulan tam bir itimat­tır, insan Rabbinden o kadar emin olmalıdır. Onun gemisi­ne binmişken yükünü sırtında taşımamalıdır. Yazık ki, çok defa bu güveni yakalayamıyor ve zanlarımıza göre muamele görüyoruz. Yüreğinde o itimadı yaşayan gidip çöle yatabilir.[21]

TEVEKKÜLÜN HAKİKATİ

Ey İlâhi sırları öğrenmek İsteyen kişi! Sen bil ki, Tevekkül, kalbin hallerinden bit haldir. Bu da, Allahu Teâlâ'nın vahdetine, tevhidine ve lûtfunun yüceliğine olan imânın meyvesidir. Bunun mânâsı, kalbin vekile güvenmesi, itimat etmesidir. Onun güvenip ra­hat bulmasıdır. Tâ ki kalbi, rızka, azığa, başka bir sebebe bağlamamasıdır. Eğer sebepler bozulursa gönlün bundan kırılmamışıdır. Eski dille şikeste dil olmasıdır. Belki, yalnız Hak Teâlâ'ya güvenmek, "Rızkı, azığı eriştiren O'dur!" diye O'na itimat eylemektir.

Bunun benzeri şudur ki, bir kişinin üstüne hileyle, düzenbazlıkla bir dâva açılsa, q kişi bir dâva vekili tutar. Tâ ki, o hile ortadan kaldırılmak istenir. Eğer o kimsenin vekili­ne itimadı olursa kendisine de güvenci olur. Emniyeti artar. Ancak vekile güvenmenin de şartları vardır. Bu şartlar şunlardır:

1— Vekil, hilekârların hilesini iyice bilir olmalı.

2— Bildiğini bildirmek gücünde olmalı. Bu da iki şeyle olur:

a)Biri gönlünün kuvvetiyle yiğit kişi olması!

b)Öteki de dilinin, konuşmasının açık ve güzel olmasıdır. Çünkü kimi kışı olur ki, bir şeyi bilir, açıklayamaz, ya dili tutulur, ya da korkular duyar.

3— Vekile güvenmenin bir şartı da şudur: Vekil, büyük bir şefkat sahibi olmalı­dır. Müvekkilinin hakkını aramaya hırs duymalıdır.

İşte bu üç şartı dâva vekilinde bulan dâva sahibi, gönlünü emniyetle tutar, avukatı­na güvenir. Kendisinden gelecek hile ve tedbirini bir tarafa bırakır. İşte bunun gibi bir ki­şi:

"Hasbunallahu ve ni'me'l vekil — Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir." (Âl-i İmrân Sûresi: 173) âyetinin mânâsını bilmeli ve buna imân getirmeli ki, dünyada ne varsa, Allah'ındır. Başka hiç bir yapıcı yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın ilimde ve kudrette hiç eksiği, noksanı yoktur. Rahmeti, inayeti o kadar çoktur ki, onun maverasında (üstünde) olmanın yolu yoktur.

Böyle inanışta ola kişi Hak Teâlâ'nın faziletine güvenir ve hileyi, tedbiri bir yana bırakır. Ve o kişi bilir ki, Hak Teâlâ'nın rızkı mukadderdir (miktarı, yeri ve zamanı tayin edilmiştir). Vakti gelince kendisine erişecektir ve kendisine erişir. Ve o kişi:

—Allahü Teâlâ benim işlerimi, kedi fazlına, keremine ve yüceliğine nasıl lâyık ise öyle yapar! der.

Kimi zaman olur ki, bu sıfatlarda O'nun yakını olur. Lâkın ahlâkında kadın gibi ol­duğu için korku üzere olur. Cesareti yoktur. Zirâ insanoğlu bir şeyi yakînen bilse, tabiatı ona yakînen itaat eder demek değildir. Belki zaman olur ki, İnsan, bir şeyin yanlış oldu­ğunu bilirken, tabiatına baş eğer. Nitekim eğer helva yemek üzere iken bir kimse onu necasete benzetse Öyle olur ki, önü yiyemez. Hattâ bunun yalan olduğunu bilse bile yeme gücünü kendisinde bulamaz. Ve eğer bir ölü kişiyle bir evde birlikte yatmak istese yatamaz. Hattâ, ölünün cansız varlıklar gibi yerinden kıpırdaması imkânı olmayacağını da bi­lir. Tevekküle de hem tabiat kuvveti hem de imân kuvveti gerektir. Eğer bir kişide gönül rahatlığı ve Allah'a güvenç doğmazsa, onun kalbinde tevekkül doğamaz. Çünkü tevekkü­lün mânâsı, bütün işlerde Hak Teâlâ'ya onun İtimâdıdır.

İbrahim Halil aleyhisselâm'ın imânı ve yakini tamamdı. Lâkin:

"Yâ Rabbi, ölmüşleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!" (Bakara Sûresi: 260) dedi.

Hak Teâlâ, Hazret-i İbrahim'e:

Henüz itikadın, imanın yok mu? dîye buyurdu. Oda:

—Evet, itikadım vardır. Lâkin kalbim rahat etsin diye dilekte bulundum! diye cevap verdi.

Gönlün, rahata, genişliğe ermesi, hisse ve hayâle bağlıdır Bu hal sona erince gö­nül o zaman yakîne (şüphe, kuşku duyulmayan, kesin bir inanca) tâbi otur. Müşahedeye ihtiyacı kalmaz.[22]

TEVEKKÜLÜN DERECELERİ

Ey İlâhi sırlan öğrenmek isteyen! Sen bil ki, tevekkül üç derecedir: Birinci derece: Onun hâli, şu kişinin hâli gibidir ki, seçtiği bir dâva vekilini işgü­zar ve tedbir ehli bir avukat bilerek ona güvenir. Fasih (güzel ve açık) konuşan müşfik ve cesur bir vekil olduğunu bilir. Tâ ki, onu vekil seçen kişinin gönlüne itimat gelir.

İkinci derece; Bu derecede bulunan kişinin hâli, anasına güvenen çocuğun hâli gibidir. Çocuk kendine gelen her şeyi annesinden bilir. Başkasından bilmez. Eğer aç ol­sa, annesini ister. Eğer korku duysa:

—Anneciğim! diyerek yine onu arar.

Bunlar çocukların tabiatıdır. Tekellüfle (zahmetle, islemeyerek) yapılan bir iş de­ğildir. Bu kişi öyle mütevekkil bir kimsedir ki, tevekkülden habersizdir. Vekiline bağ­lıdır. Onu kendinden ayrı ve başka bilmez. Ama ilk zikrettiğimiz kîşi, kendi tevekkülün­den haberlidir. Kendi ihtiyarı (dileği) ile tevekkül kılmıştır.

Üçüncü derece: Bu mertebede bulunan kişinin hâli, ölü yıkayıcının elindeki ölüye benzer. Ezel takdiri kalında, kendisini hareket eden ölü gibi bilir. Nitekim ölü. yıkayıcı­sının hareketiyle kımıldar. Eğer onun da başına bu hâl gelse, duada, yakarıda bulunmaz.

Çocuğun annesini çağırdığı gibi yardım istemez. Çünkü, annesini çağırsa da kendisi­nin her işini annesinin hazırladığını, gözünün içine baktığını bilir.

Bu üçüncü derecede bulunan kimselerin de ihtiyarları ellerinde değildir. İkinci de­recede olan kimseler, vekile koşar, yalvarır, dua eder, isterler. İhtiyar birinci derecede bulunur, bu da vekilin istediği âdet ere ve sebeplere yapışmak şeklinde görülür. Meselâ vekilin adeti, deliler ve şahitler hazır olmadıkça mahkemeye çıkmamak ise o kimse bu se­bepleri hazırladıktan sonra işi vekile bırakır. Bundan sonra neticeyi vekilden bekler. De­lillerin hazırlanmasını da vekilden bilir. Çünkü bunları da vekilin âdetine uyarak ve işa­retine riayet ederek hazırlamıştır.O halde birinci derecede bulunanlar, ticaretle uğraşır, çiftçilik yapar, bir san'at Öğrenirler. Allah'ın âdeti olan sebeplere böyle yapışarak rızıklarını bu yoldan beklerler. Fakat tevekkülü de terketmezler. Çalışmalarına değil, Allah'ın fazlına, keremine, ihsanına güvenirler. Yapıştıkları sebepler vasıtasıyla kendilerini mak­sada eriştirmesini yine Allah'dan beklerler. "Ticaret, ziraat ve san'at sebeplerini de Allah yarattı," derler. Sebepler yoliyle de olsa ellerine geçeni doğrudan doğruya Allah'dan bi­lirler. İşle: "La havle velâ kuvveti illâ billah — Her değişiklik ve kuvvet ancak Allah'dandır." (Kehf Sûresi: 39) âyetinin mânâsı da budur. Çünkü Havi; hareket, değişik­lik, kuvvet ve kudret demek olur. Bir kişi, kendisinin hareketi, kudret ve kuvveti kendi­sinden olmayıp belki Yaradan'dan olduğunu bilirse, her ne görürse, onun Yaradan'dan olduğunu görür. Sözün kısası, olan-biten şeyleri birtakım şartlara havale kılmayan kişi, Hak Teâlâ'dan başka bir şey görmez. Tevekküle bağlanmış olur. Tam olarak mütevekkil olur.

Ama tevekkülün gayet yüce derecesi şudur ki, onu Bâyezid-i Bestami, Ebû Musa Dineverî'ye haber vermiştir. Ebû Musa der ki:

—Ben tevekkülün ne demek olduğunu Bâyezit'ten sordum. Oda:

— Sen tevekkül diye neye dersin? diye sordu, Ben:

—Din büyükleri: "Sağın, solun eğer ejderlerle dolmuş olsa, gönlünün mustarip ol­maması tevekküldür!" derler! dedim.

Bâyezid-i Bestâmî de o zaman şöyle buyurdu:

—Bunu yapmak kolaydır. Benim nazarımda Tevekkül, Cehennem ehlini baştan başa azapta ve Cennet ehlini de baştan başa nimette gördüğü halde bunların ikisinin ara­sını farketmemektir!

Fakat Ebû Musa'nın Bâyezid'e verdiği cevap, tevekkülün yüce derecesidir. Ve te­vekkülün şartı, zarardan kaçınmamak demek değildir. Ebû Bekir (Allah ondan razı ol­sun), Resulullah Efendimiz ile birlikte mağaraya sığındıkları zaman ayağının ökçesini yı­lan deliğine koyduğunda mütevekkildi. Lâkin onun korkusu yılandan değildi. Belki yıla­nı yaratandı. Çünkü yılana kuvvet ve hareket veren Allahü Teâlâ idi. O, şüphesiz:

—La havle velâ kuvvete illâ billah! sözünün mânâsını yalnız Hak Teâlâ’da görüyordu.

Ama Bâyezid-i Bistâmî'nin söylediği söz, tevekkülün aslı olan imâna işaret eden bir sözdür. Bu imân ise çok azizdir. O da Hak Teâlâ’nın: Adaletine, Hikmetine, Fazlı­na, Rahmetine imân getirmektir. Ve:

— Her şeyi Hak Teâlâ gereği gibi kılar! diye itikat eylemek, inanmaktır. Böyle bir mânâda İse azab ile nimetin ara yeri fark edilmez.[23]

TEVEKKÜL NASIL OLUR?

Ey İlâhi sırları öğrenmek isteyen! Sen bil ki, dinin bütün makamları üç asıl üzeri­nedir. Ve din, o uç asıl üzerine dayanır ki, şunlardır:

1— İlim,

2Hâl,

3— Amel'dir.

Tevekkülün ilmini ve hâlini açıkladık. Geriye ameli kaldı. Onu da şerh edelim. Kimi kişiler tevekkülü şöyle zannederler:

1— işleri Hak Teâlâ'ya havale etmeli, her işi oluruna bırakmalı.

2 — İstekle hiç bir iş işlenmemeli, bir kazanç elde etmemeli.

3— Yarın için hiç bir şey ayırmaman.

4 — Yılandan, akrepten, arslandan ve kurttan kaçmamalı.

5 — Hasta olursa ilâç kullanmamalı.

6 — Dini, şeriatı öğrenmemeli; din düşmanlarından sakınmamalı!..

Bunlar baştan başa yanlış, hatalı düşüncelerdir. Çünkü şeriate aykırıdır. Oysa te­vekkül, şeriat temellerinin üslüne bina olunmuştur. Öyleyse şeriate nasıl aykırı olabilir?

Âdemoğullarının ihtiyarı ve tevekkülü dört hususta olur: Ya malı yoksa malı ele geçirmekte olur ya da elinde olan malı saklamakla olur. Veya henüz gelmeyen zararı de­fetmektedir. Yahut hastalıkları tedavi etmektedir. Bunlar her birinde tevekkülün bir türlü hikmeti bulunmaktadır. Bu dört makamı ayrı ayrı açıklamak gerektir.[24]



[1] Fasıldan Fasıla 2, s:103

[2] Fasıldan Fasıla 2, s:110

[3] 23. Söz 3. Nokta

[4] 2. lem’a 5. Nükte 2. Mesele

[5] Mesnevi

[6] Hak Dini Kur’an Dili, 4. cilt s:361

[7] Kırık Mızrap, s:206-207

[8] Elmalılı Tefsiri

[9] Mehmet Kırkıncı “Nükteler” s:64-65

[10] Seyid Abdülkadir Geylani “İlim ve Esrar Hazinesi” s:486

[11] Seyid Abdülkadir Geylani “İlim ve Esrar Hazinesi” s:487

[12] a.g.e. s:485-486

[13] Tenbih-ül Gafilin, s:461-462

[14] Kalplerin Keşfi, s:182

[15] Abdulkâdir Geylani “Fütuhul Gayb” s:52

[16] Abdulkâdir Geylani “Fütuhul Gayb” s:60

[17] Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:31

[18] Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:128

[19] Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:133

[20] Mesel Ufku, s:159

[21] Mesel Ufku, s:161

[22] İmam Gazali “Kimya-yı Saadet”

[23] İmam Gazali “Kimya-yı Saadet”

[24] İmam Gazali “Kimya-yı Saadet”




0 yorum:

Yorum Gönder

 
 
 

Kim Nerede?

page rank domain dindersi.biz

Sayfa Görünümü

Takipçilerimiz

Religion Blogs - Blog RankingsTopOfBlogs

Gazete Oku

Arşiv

 
Sinavvar.net@Tüm Hakları Saklıdır@Hak İhlali Bildirimi İçin İletişim Bölümünden İrtibata Geçiniz